"Paris mi İstanbul mu?"

Kanal 7 Ankara Temsilcisi ve Yeni Şafak yazarı Mehmet Acet Taksim saldırısını yazdı

 Taksim'deki terör saldırısı sonrası "İstanbul güvenli bir şehir mi?" sorusu gündeme geldi.

Bu soruya Avrupa'da meydana gelen kanlı terör saldırılarını hatırlatarak yanıt veren Mehmet Acet, Fransa'daki DAEŞ katliamına gönderme yaparak, "Ya da isterseniz Temmuz ayında Suruç patlaması olduğu için Türkiye'ye gelmekte tereddüt eden, ama Kasım ayında Paris'te Alman milli takımı ile çıktığı maçta, maç oynanırken bomba sesleriyle irkilip hayatının travmasını yaşayan BeşiktaşMario Gomez'e soralım. Sevgili Mario, Paris mi daha güvenli, İstanbul mu? diye." ifadelerini kullandı.

İşte o köşe yazısı:

* Mario Gomez ne yapsın?

"UEFA Acil Durum Komitesi, Brüksel'de yaptığı toplantıda 2 Aralık'a ertelenen Galatasaray-Juventus maçı ile 9 Aralık'taki Beşiktaş-Chelsea maçlarının İstanbul'da yaşanan bombalama olayları sonrası Türkiye dışında oynanmasına karar verdi” (27 Kasım 2003 tarihli Gazeteler).
İstanbul, 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde 5 gün arayla eşzamanlı ikişer, toplam da 4 saldırının hedefi oldu.

Saldırılarda 4'ü canlı bomba, 59 kişi hayatını kaybetti, 750 kişi yaralandı.

15 Kasım'da Beyoğlu ve Şişli'de bulunan iki sinagog, 5 gün sonra İngiltere'nin İstanbul Başkonsolosluğu ve HSBC Bankası Genel Merkezi hedefteydi.

Çifte saldırılar sonrası İngiltere dahil birçok Avrupa ülkesi vatandaşlarına “Türkiye'yi gitmeyin” diye açıktan çağrılar yaptı.

Yukarıdaki haberlere konu olan maçlar gerçekten de İstanbul'da oynanamadı.

UEFA, İtalyan ve İngiliz kulüpleri İstanbul'a gitmeyeceğiz dedikleri için, maçlarını sürekli İstanbul'da yapan bu iki Türk takımının bir defalığına 'güvenli bir ülkede' bu maçlara ev sahipliği yapmasına karar verdi.

Sonrasında o bakış açısını yerle bir eden gelişmeler oldu.

Aradan yaklaşık iki yıl geçti. Terör saldırılarında İstanbul, Madrid'den sonra sıra Londra'ya gelmişti.

7/21 Temmuz 2005 tarihlerinde Londra'da metro ve otobüs duraklarına yapılan bombalı saldırılarda 50'den fazla insan öldü, 700 kişi yaralandı.

BLAİR'İ BEKLEYEN SORU

Terör saldırılarının ürettiği korku ikliminin devam ettiği Temmuz 2005 sonunda dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın Londra gezisini yerinde izlemiştim. Erdoğan ve zamanın İngiliz Başbakanı Tony Blair, Downing Street'te yaptıkları görüşmenin ardından biz basın mensuplarının karşısına geçti.

Soru cevap faslında bana da bir soru sorma hakkı verildi.

Soru Tony Blair'e gidiyordu.

Uykusuz ve gerilimli günler geçirdiği gözlerindeki kızarıklıktan belli olan İngiltere Başbakanı'na 20 ay öncesini hatırlattım.

Hem İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın “Türkiye'ye gitmeyin” çağrısını, hem de UEFA'nın Beşiktaş ve Galatasaray maçlarını İstanbul dışına taşıma kararını. “Terör şimdi Londra'yı vurdu. 
İstanbul için verilen o kararların teröre karşı dayanışma anlamında uygun kararlar olduğunu düşünüyor musunuz?” diye sordum.

Şansıma Blair, topu taca atmadı, hatta sorudan etkilendiğini söyledi, teröre karşı dayanışma anlamında yeni yöntemler geliştirilmesi gerektiğinden söz etti.

İstanbul kadar Avrupa şehirlerinin artık 'güvenilir şehirler' olmaktan çıkmış olması, filanca ülkeye gitmeyin çağrılarını zaten anlamsız hale getirmişti.

Bildiğim kadarıyla son yıllarda Türkiye'ye gitmeyin çağrısı yapan Avrupa ülkesine pek rastlamıyoruz zaten.

YENİ YÖNTEM, YENİ TARTIŞMA

Avrupa ve ABD yani, 'Batılı müttefiklerimiz' ile, terör hadiselerine yaklaşım biçimi konusunda yeni bir durum yaşıyoruz.

Geçen hafta Ankara/Kızılay saldırısı öncesi ABD elçiliğinin kendi vatandaşlarına yönelik “Bahçelievler civarından uzak durun” çağrısı, önceki gün de İstiklal Caddesi'nde patlayan canlı bomba öncesi Alman Büyükelçiliği, Konsolosluğu ve Alman okullarının kapısına kilit vurulması ile başlayan yeni bir tartışma.

Meseleye insani açıdan bakıldığında, bu ülkelerin kendi vatandaşlarına dönük uyarılarda bulunup tedbirler almasından daha doğal bir şey olamaz.

Burası tamam.

Ancak bu uyarılar yapıldı diye, tıpkı bir süredir PKK'ya müzahir yayınlar yapan, normalde ulusalcı-Kemalist çizgidedir diye bildiğimiz gazete(ler) ve aynı çizgide onlarla buluşan Paralel yapının yaygaracı tutumlarındaki sakatlığı ve bu uyarıların bu tutuma yaptığı katkıyı atlayacak değiliz.

Birincisi; hem ABD elçiliğinin, hem de Alman makamlarının paylaştıkları istihbarat bilgisini Türk makamlarından aldıklarını biliyoruz.

Bu durumda, bilgiler onlara geliyor, bizimkiler uyuyor gibi bir tezviratın çarpıklığı ortada.
İkincisi; Onların yaptığı gibi yapmaları gerekiyorsa, biz bu ülkede yaşayanlar olarak ülkeyi yönetenlerle şu konuda bir anlaşmaya varmalıyız.

Böyle bir 'saldırı ihtimali var' istihbaratı alındığında, "kimse Kızılay'a gitmesin, toplu taşıma araçlarına binmesin, herkes evlerine kapansın, pencereleri-kapıları açmasın, Taksim/İstiklal Caddesi/Beyoğlu ilçesi inlere cinlere terk edilsin türü uyarılar yapsınlar mı yapmasınlar mı?" diye.

Şehirlerimizin hayalet şehirlere dönüşmesini göze alacaksak, hep birlikte bu çağrıyı ülkeyi yönetenlere iletebiliriz.

Ne dersiniz?

Üçüncüsü; bunu böyle yapmaları halinde bu yöntemin canlı bombaların iştahını artırmaya dönük teşvik edici bir yöntem olup olmadığına, artı böyle bir şeyin toplumsal paranoyaya nasıl bir etki yapacağına da bir karar vermeliyiz.

Üç hafta önce İçişleri Bakanı Efkan Ala, Kanal 7/Başkent Kulisi yayınında iki ay içerisinde canlı bomba eylemi girişimleri dahil 18 terör olayının engellendiğini ama bunların kamuoyu ile paylaşılmadığını açıklamıştı.

Bunun yerine İçişleri Bakanı'na seslenip, 'terör istihbaratı aldık, hayatı durdurun' diye gün aşırı çağrı yapmasını mı istemeliyiz?

Ya da isterseniz Temmuz ayında Suruç patlaması olduğu için Türkiye'ye gelmekte tereddüt eden, ama Kasım ayında Paris'te Alman milli takımı ile çıktığı maçta, maç oynanırken bomba sesleriyle irkilip hayatının travmasını yaşayan Beşiktaşlı Mario Gomez'e soralım.

Sevgili Mario, Paris mi daha güvenli, İstanbul mu? diye.
Güncelleme Tarihi: 21 Mart 2016, 15:01
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER