ÇOK SEVDiK BE ABi!

Nilay Yılmaz, Beşiktaş'ın Vodafone Arena'ya dönüşünü kaleme aldı.

GÜNDEM 13.04.2016, 09:26 13.04.2016, 09:27

11 Mayıs 2013’te polis şiddetiyle kapatmıştık İnönü Stadı’nı. 11 Nisan 2016’da yine polis şiddetiyle açtık Beşiktaş Vodafone Arena’yı. Bayrama gelen insanlara, çocuklara tazyikli su, biber gazı sıkmak, plastik mermi atmak nasıl bir aymazlıktır anlamış değilim. Bu emri verenlerin, uygulayanların hiç mi vicdanı yok? Bir haftadır kutlanan Polis Haftası sebebiyle reklam panolarında binlerce afiş... Polis huzurun ve güvenin teminatıdır, halkın hizmetindedir... Afişlerde yazanlarla, gerçek hayatta yaşananlar birbirinin tam tersi oysa!

Polis, bileti olmayanları dağıtmak zorunda kalmış. Polis kimin bileti olup olmadığını nereden biliyormuş? Bilse bile, bu, bileti olmayanlara şiddet uygulamayı haklı göstermez. Çocukların da olduğu kalabalığa plastik mermi, gaz fişeği atıp sokakları savaş alanına çeviriyorlar, adına da huzur diyorlar.
Huzur dedikleri buysa, huzurumuz eksik kalsın!

Pazar günü oynanan Göztepe-Karşıyaka maçının sonunda polis tribüne girerek taraftarlara biber gazı ve jopla saldırdı. Yaralananlar oldu.

Dünya futbol tarihi, tribünlere yönelik böylesi orantısız polis müdahaleleri sonucu yaşanan facialarla dolu iken, ülke futbolunu yönetenler bu yanlışta neden ısrar ediyor? Biber gazları ve coplarla tribünlere yapılan müdahalede, yaşanacak olası bir izdiham sonucu can kayıpları ve ağır yaralanmaların olacağı hiç mi akıllarına gelmiyor? Yahut geliyor da bu olasılığı hiç mi önemsemiyor? İnsan hayatının hiç mi değeri yok?

Passolig’in uygulandığı bu maçta, bu görüntülerde şiddeti kim yaratıyor? Passolig madem şiddeti önleyecekti, bu polislerin tribünlerde ne işi var?

“Sen benim her gece efkarım, 
Gözümdeki yaşım 
Sigara dumanım, 
Sen benim damardaki kanım, 
Alnımdaki yazım 
Şanlı Beşiktaş’ım.. 
Kalbimin en orta yerinde 
Büyük bir yangın var alevler içinde, 
Beşiktaş sana yemin olsun 
Bitmeyecek sevdan 
Mezarımda bile...” 

Evvel zaman içinde, kalbur da saman içinde diyecek kadar uzun zaman önceydi. Forma aşkı, kazanma hırsı, takım ruhu gibi kavramlara; modern futbolun gerekleri, endüstriyel kulüp işletmeciliğinin rasyonel kaçınılmazlıkları gibi şatafatlı kelamlar henüz şimdiki zamanlar kadar galebe çalamamıştı.

Bizim kolej takımımız, hiçbir sezona çevredeki arkadaşlarımıza, ailede başka takımları tutanlara caka satacağımız dev, flaş, süper şeklinde örnekleri bulunan transferlerle girmez, biz de yaz aylarımızda transfer muhabbetlerinde hafif mahcup kalırdık. Lakin maçlar başlayınca “bizim çocuklar” mahcup etmek bir yana, göğsümüzü kabartan maçlar oynamaya, yenilseler de (çok nadir olurdu o da zaten) savaşmaya, formalarını terletmeye başlarlardı. Diğer iki “büyük” takımın taraftarından genelde az sayıda olan biz, çok zaman gururla ve hafiften farklılığımızı hissettirerek, sevinçle sona erdirirdik derbi haftalarını. Okuldaysa arkadaşlarım sıralara sevgililerinin adını kazırken, ben Beşiktaş’ın kadrosunu yazardım: Metin, Ali, Feyyaz, Rıza, Ulvi, Kadir, Ziya, Gökhan, Zeki... Mütevazı, gösterişsiz (bizim için yeterince gösterişliydi o ayrı konu), mücadeleci, uyumlu, pek çok sezonun fair-play birincisi kolej takımımız... Çalışmanın, alınterinin, azmin yani Beşiktaş’ın bize göre birincil özelliklerinin vücuda gelmiş hali bir kadro. Belki de o yüzden o kadar çok sevdik, benimsedik o takımı...
Sonra devir değişti...
Önce kolej takımı dağıldı. 
Sonra endüstriyel futbolun gerekleri sebebiyle Süleyman Seba gitti. 
En son da stadımız, mabedimiz tarihin sayfalarına gömüldü...

1066 gün evimizden ayrı kaldık biz. Arkadaş evlerinde yaşamak zorunda kalınan yaklaşık 3 yıl... Hepsi sağolsun!

Takvimlere çentik attık. 3 yıl statla yatıp statla kalktık. Önünden geçerken durduk, inşaat izledik. Çatı yükseltilirken dualar ettik. Hibrit çim, membran nedir öğrendik, işin uzmanı olduk...
Bekledik, sevgiliyi bekler gibi bekledik. Bazen agresifleşerek, ama asla umutsuzluğa düşmeden... Son bir haftadır ise, çocukluğumuzdaki bayram sabahlarını bekler gibi bekledik biz bu günü... Ve 3 yılın sonunda vuslata erdik. Evimize döndük...
Ve... 
“Haydi kalk ayağa yürü güneşe” şarkımızla takımımıza kavuştuk (Hayır ağlamıyorum, gözüme bi şey kaçtı sadece)...
***
Şu an vuslata ermenin mutluluğunu yaşıyorum sadece... İçimde büyük bir huzur.
Ancak!
Kimse de şunu unutmamalı!
Saltanatlar çöker bir gün, Beşiktaş’ım kalır geriye...
Ve biz, müşteri değil, Beşiktaş sevdalıları hep bir ağızdan haykırmaya devam ederiz:
“ÇOK SEVDİK BE ABİ!”
diye...
Yorumlar (0)